RÖPORTAJ: FATİH BAR İLE SİNEMA VE FİLM OKUMALARI ÜZERİNE

Sağlık olsun ama...Şöyle sosyal mesafe ya da sterilize edilmiş mi koltuk umursamadan; plastik eldivenler yerine bir elde patlamış mısır bir elde içecekle, ağız açık maskesiz, kurulup dev ekran karşısına bi iki saat sinema salonunda vakit geçirmek vardı. Hele film sonrası, o sevdiğiniz yerde film üzerine konuşması...

Evet üzgünüz. Ama durun bir dakika! Şimdilerde geçen yüzyılda kalmış alışkanlık gibi hayal mayal hatırlansa da sinemaya gitmek..! Şükürler olsun ki evde hala bir şeyler izleme şansı var insanın. Direneceğiz. Sizlerle paylaşmak istediğim röportaj da sinema ve film okuma üzerine. ''Film okuma mı!?'' Evet, hani şu sinemadan sonra bi yerde bir şeyler yerken, içerken film üzerine konuştuklarımız hakkında... Evde de olsa salonda da:

Acaba filmlerden aynı şeyleri mi anlıyoruz?

Aynı şeye mi bakıyoruz?

Film okunur mu ya hiç, kitap mı bu!?

Felsefe mi yapacaz Edebiyat mı yapacaz şimdi biz!

yok yok böyle bi sinema.

Görsel:pinterest, twitter.com

...........

 

Merhaba Fatih, burada olduğun için teşekkür ederiz.

Devrimci (Sovyet) Rus film yönetmeni Dziga Vertov 1923'te yazdığı ‘Elinde Sinema Makinası Olan Adam’da (Kameralı Adam) şunları söyler*: 

‘’Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina, size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık biçimler içinde hareketleri sıraya kaydederek dönen benim: Makina. Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyayı açıyorum.’’ 

 

 Görsel:Görme biçimleri,haricibellek

 

Ne dersin kardeşim? Makinalar bugün evlerimizde ekran karşısında oturan ve atıştıran bizlere sesleniyor gibi geldi. Bugün Sinema (ya da video kayıtlar) ve Makine (ya da teknolojik cihazlar) ilişkisi için neler söylemek istersin? 

 

Sinema da esasında bir makina. Edison'un icadı olan kineteskop , Lumiere kardeşler tarafından geliştiriliyor ve ortaya sinematograf çıkıyor. Biz 1895 yılından itibaren makinanın gelişimini de seyrediyoruz bir yandan. İnsan ürettiği ya da yarattığı makinaya tahakküm kurma isteğinin kurbanı oluyor bazen. Bunun sonucunda kimi zaman ‘Makina insana hükmediyor’ algısı oluşuyor. Kameralı Adam'daki gibi konuşunca biz makinanın bizlere bir şey söylediğini düşünüyoruz. Bunun insanın iradesi olduğunu düşünüyorum. Kameralı adam için Vertov'un iradesi. Makina bize fırsatlar ve çıkmazlar sunuyorsa bu tamamen insanın iradesiyle ilgili. 

 

 Görsel:indigodergisi

 

Malum bugünlerde çoğunluk #evdekal –ıyoruz. -Sağlığımız ölçüsünde- hiç olmadığı kadar film izleme fırsatımız oluyor. Peki film başlayıp biten bir şey mi? O sırada ya da sonra kafalarımızın içinde başka bir şüreç başlıyor mu? Film okuması diye bir laf dolanıyor...? 

 

Öncelikle görsel anlatısı olan Sinemaya , yazın anlatısı okuma ile birleştirip Film Okuması diye bir kavram çıkarmak başta garip geliyor: Yazı yazıldığı için okunuyor da ya film? Film gösterildiği için okunması mümkün olmadığından orada okumak başka bir şeye işaret ediyor: ok-u-mak / ok yani Yayla atılan, ucunda sivri bir demir bulunan ince ve kısa tahta çubuk. O çubuk/ ok yönetmen tarafından fırlatılıyor. hedefe 12'den vurması ya da ıskalaması tamamıyla oku fırlatanda değil, ok-u seyredende. Okuyanda. 

Film okuması birtakım hassasiyetler taşıyor yani oraya gelmek istiyorum. Bunun nasıl yapılması gerektiği üzerine çeşitli öneriler var. Bir bakış açısı getirerek filmin okunmasının mümkün olduğunu söyleyenler var. 

Tarihsel, Göstergebilimsel, Sosyolojik , İdeolojik , Psikanalitik, Feminist gibi... Yani izleyen, tarihsel bakış açısı getirerek film izleyebilir film tarihsel ya da tarih filmi olmasa bile bu bir tercihtir ya da hepsini de yapabilir. Bu bakış açısını yadırgamıyorum, tercih edilebilir elbette fakat entellektüel aktiviteyi aşamadığı durumlar olabiliyor. 

 

Görsel:Instagram,yesilcamfotografları

 

Yani film karşısına illa disiplinel çerçevesi olan bir gözlükle mi geçmeliyiz? 

 

Hayır buna katılmıyorum. Bunun tercih olduğunu söylüyorum. sinemanın ya da sanatın katmanlı yapısının olduğunu düşünüyorum. Yani bir film birçok şeyi anlatabiliyor ve bunu yapabiliyorken sadece bir bakış açısına indirgemek izleyene tuzak ya da kısıtlama olabilir 

Sinema, hayattandır . İnsandandır, insanadır. Toplumsal gerçekçilik anlayışını savunmuyorum burada (sokakta ne yaşanıyorsa kamera birebir onu anlatmalı anlayışı) Matrix anlatısı da hayattandır, Inception da, Parazit de. Ya da hayatta olması mümkün olmayan şeylerde. 

Sinemanın , insanın deneyimlerine (pratiklerine), hislerine, sezgilerine, rüyalarına, hayallerine tekabül ettiğini düşünüyorum...tüm sanat formları için geçerli bu. Hatta tam bu noktada bir yaşanmış bir örnek vereyim : 

Tarkovski'nin Zerkalo/ Ayna filmi var. Onun en içsel ve kişisel filmi olduğu için 'izlenmesi, anlaması, anlaşılması en zor filmlerinden' diye geçer. O dönem Tarkovski kendine film yapıyor diye bayağı yüklenenler de var. neyse Filmin Moskova'da galası oluyor, Tüm entelijansiya orada.. yazarlar, yönetmenler vs vs. 

Film bitiyor, herkeste bir soru işareti(!) Sorular entellektüel zemine sıkıştırılmış sorular ama, Tarkovski, Rusya'nın en bilgililerinden gelen sorulardan dolayı tedirgin biraz, galiba hayal kırıklığı...

 Gala yaklaşık 6-7 saati buluyor, tartışmalar, çıkmazlar felan derken... Orada tüm gün çalışmış bir de galanın bitmesini beklemiş olan salonun temizlik görevlisi kadın bütün bunların ne zaman biteceğini soruyor; çünkü eve gidip yemek hazırlayacak çocuklarına. Bunun üzerine insanlar , kadına burada çok önemli bir filmi tartıştıklarını söylüyorlar. ‘’Çok karmaşık ve anlaşılması zor bir filmi tartışıyoruz, ne zaman biteceği belli olmaz’’ diye kadına burun kıvırıyorlar. Kadın Tarkovski’den söz istiyor ve konuşmaya başlıyor: 'bunda bu kadar anlaşılmayacak ne var ki? Sevdiklerinin ve onu sevenlerin hakkını asla ödeyemeyeceğini düşünen ve onları yeterince sevemediğini düşündüğü için vicdan azabı ve acı çeken bir adamı anlatıyor film’’ diyor. Bunun üzerine herkes bir anda Tarkovskiye dönüyor. ‘’Evet bu, söylenecek söz yok.’’ Diyor o da. 

İşte ben, bu kadının film okuması yaptığını düşünüyorum. Elbette Ayna filmi Freud, Jung gibilere dayandılarak açıklanabilir ama sadece buna indirgenemez. 

 

Görsel:Pinterest,agebifunow.blogspot

 

Harika bir hikaye. Peki her türde her yapımda film için bu geçerli diyebilir miyiz? 

 

Endüstriyel yapımlarda zaten çok okunacak bir şey yok, şablona oturtulmuş, neyin nerede olacağı belirli. Filmin ne amaçla çekildiği ve filmden ticari olarak beklentinin ne olduğuda. Ama o filmlerde de insan aradığını bulabilir. O film sanat mıdır o tartışılır. Arthouse, bağımsız, olarak adlandırılan filmler ise okunmaya, aradığını bulmaya daha müsait. Çünkü yönetmenin kaygısı, amacı, beklentisi filmdeki okun hangi yöne gideceğini belirliyor. 

Nitekim o okuma da tamamen insanın kapasitesi ile alakalı, bilgili değil de bilge olmak ile ilgili yani. 

 

?

Görseller:Pinterest

 

Bu kısmı biraz daha detaylandırabilir misin?

 

İnsan eteğindekileri açtıkça filmde bir o kadar açılıyor 

Eteğinde kitaplar, yaşanmışlıklar, kurulan hayaller, kabiliyetler , bilimsel veriler vs vs artık ne olursa. Karakterlerin isimleri, üstündeki kıyafetler, arkadaki bir tablo, çalınan müzik vs vs hepsi birer ipucu, detay olabiliyor. Ya da entelekktüelliği aşamayan ıvır zıvır. 

 

Biraz daha somutlaşması adına kendi okumalarından örnek verebilir misin?

 

Olur tabii. Geçen Asghar Farhadi'nin The Salesman/Satıcı filmini izliyoruz. Filmin başlarında deprem oluyor. Yönetmen ev içerisinde depreme dair ilk izi yatak odasında gösteriyor. Yatağın dibindeki duvarda çatlaklar oluşmuş. Yani bu ilişkide karı-koca arasında çatlaklar yaşanacağını en baştan gösteriyor gibi düşünüyoruz ki nitekim öyle oldu. Ya da Honeyland/Bal Ülkesi belgeselinde doğanın akışına yapılan insani müdahalenin o akışa verdiği zararı, baş karakter Hatice’nin arılarla kurduğu ilişkiden görebiliyoruz. 

 

.         

Görsel:imdb                                                                                     Görsel:theoscarfavorite

 

Eklemek istediklerin...?

Yaşasın sinema! 

 

Değerli paylaşımların, keyifli anlatımın için teşekkür ederiz. Bugüne kadar birçok projeyle uğraştın -kısa film çekme; öykü ve senaryo yazma; sinema, müzik ve spor üzerine yazılar; web sitesi ve dergi editörlüğü hatta şu sıralar vizyondaki filmlerle ilgili bir seri de çekiyorsun youtube’da... Bu alanda ilerlemek isteyenlere bir iki tavsiye verebilir misin? 

 

Tavsiye meselesi bana garip geliyor. Kendime söylediklerimi tekrarlayabilirim sadece: Hayatın içinde kalıp film izlemeliyim. 

 

 

Kıymetli paylaşımları için Fatih'e teşekkürlerle...

 

 

 

------

 

Fatih Bar Kimdir?

İstanbul’da yaşıyor. Lisans eğitimini Türkiye’nin 10 araştırma üniversitesinden biri olan Erciyes Üniversitesi'nde tamamladı. Lisansüstü öğrenime tez aşamasında devam ediyor. 'Avrupa Sineması'nda Mülteci ve Göçmen İmajı' üzerine tez yazıyor. Birtakım kısa film ve belgesel çalışması var,  yeni kısa film projeleri üzerine de çalışmaları sürüyor

 

Alıntı: *Görme Biçimleri, John Berger-

 

Mehmet Bar

 Diğer Röportajar için: http://egitimkocu.mehmetbar.com.tr/tr/urunlerimiz/179/hocalara-sorduk