Yansı/ Öykü

YANSI
  
  Haziran. Gece saat on bir.
  Arazimi çevreleyen çitin eğreti duran girişindeyim. Gaz lambasını bitişiğimdeki tomruğun üzerine bırakıp kapıyı itiyorum. Sıkışmış. Peş peşe zorladığımda tuttuğum kısım elimden kayıyor. Hızlanarak geriye doğru geniş bir yay çiziyor. Gürültüyle çarpıyor. Uzaklardan birkaç köpeğin cılız tepkisini işitiyorum. Aldırmıyorum. İçeriden kapıyı eski yerine götürüyorum. Sürgüsünü takıyorum. Işığa sarkıyorum. Birden seninle geçirdiğimiz gece düşüyor aklıma.
  Ah Novella. Havadaki ılık nemli esintinin kaynağı yüreğim. Zaman akmaya niyetsiz, titreyen mum alevini yavaşlatmıştı. Dans etmişti duvarda gölgelerimiz. Ben şiirler okumuştum sana. Sen oturduğun yerde, bacaklarını örten ince eteğinin üstüne koymuştun kitabı. Sabaha karşı düşmesin diye kafan, zarif kolunla dizinden destek almış, boynun bükük, yüzünü tutmuştun bir elinle. Diğeri ise omzumda…
 
  Yorgunum. Kasabadan kilometrelerce yol. Yürüdüm. Önceleri yolculuğu, sürücüsüne birkaç papel saydığım, işçilerin köy güzergahında kullandığı damperli kamyonetle yapardım. Köyden sıkça çıkar, Pazar yerine inerdim. Yetiştirdiğim birkaç kasa sebze-meyve, mevsimlik ne varsa işte, götürürdüm. Alış veriş iyiydi. O sıralar nüfus yoğundu. Makine girmemişti toprağa. O makineler stoklanmamıştı hangarlarda. Halk iş görmek için kasabaya yerleşmemişti daha…
 
  Kısa patikamda ilerliyorum. Sabahki yağmur, artık ürün vermeyen zemine saatlerce yağmış. Domuz burun postallarıma yapışan işe yaramaz toprağın kokusu boğazımda düğümleniyor.
 
  …3-5 kuruş kafiydi bana. Yıllık toprak vergim biriksin, araç-gereç parası çıksın, yeterdi. Bahanemdi çarşı. Şövalem de yanım da ya. Çok geçmedi fark etti bunu ahali. Oracıkta resmederdim her bir şeyi.
 
  Sevdiğim. Ay tenini resmettiğim. Biçimsiz parmaklarım fırça, izin verseydin gür dalgalı saçına az daha batırayım. Yok, öyle bir renk. Hiçbir çiçek öyle kokmayacak. Gözlerim varlığından hatıra bir tuval. Yokluğunu taşıyamazdı. Bomboş bakıyorum artık. Anlamsızlaştı.
 …Verandanın tahta basamağında istemsizce duruyorum. Lambayı kirişe asıyorum. Ayağımdan güçlükle ayırıyorum botlarımı, geçip divana oturuyorum.          Kafam omuzlarımın ortasında bir gömü. Novella bana yakıştırdığın dev kabanı çıkarmıyorum. İki büklüm durmamın sebebi o değil, yaşlanıyorum. Notre Dame’ın kamburu sırtıma hangi zaman taşındı, bilmiyorum. Gerinip onu oradan atmaya uğraşıyorum. Anılar gibi tıpkı, nafile. Kiracıma alışmaya çalışıyorum.
 
  Hatırla, geldiğin ilk günü tezgahıma. Bir hangarın sahibiymiş patronun. Yanında da sivri dilli bir hanım abla. Akşama çalışanlara yemek yapacakmışsınız. Ayda bir uğrayacakmışsınız, domatesler güzel olsunmuş ha. ‘Tabii,’ deyip en güzel mahsulden uzatmıştım. Ama dikkatin yaptığım resimdeydi, farkındaydım. Beriki, ‘Bunu sen mi çizdin?’ dedi. ‘Ben ya.’ ‘Bıraksana bu Pazar işlerini, boya.’ Bir hamala seslendi: ‘Şunların hepsini sırtlan.’ Sen ise ‘Beni de çizebilir misin?’diye sordun, parayı uzatırken gülümsüyordun. Başımla hızlıca onayladım. Koluna girip uzaklaşırken yanındakinin, kulağına fısıldadın. Kahkaha atarken o, hafifçe dönüp son bir bakış attın. Bakakaldım ardından. Mart ayının kalabalığına karıştın.
 
  Novella. Bahar fikri sensin. Yaşadığımız sadece gölgen.
  Duru güzelliğin aklımda. Bir çalışkanlık, kuvvet geldi ki sorma. Aramızda kalsın, Nisan sonunu iple çeken bendim hatta. Horozlar öttüğünde bahçeye çıkıyor, ekinlere daha bir özen gösteriyordum. ‘Aman yüzümü kara çıkarmayın. Alın bol gübre. Bu da tertemiz su. Aha da ışıl ışıl güneş. Güzelce yetişin.’ Yeni resim bezleri satın aldım. En iyisinden boyalar, fırça takımı… Üstüme başıma birkaç bir şey… Ha bir de ayna. Vakti geldiğinde kasabaya indim.
 
  İkinci karşılaşmamızdı. Yalnızdın. Yüzün solgun, tavrın soğuk. Yavaş hareketlerle şövalemin çaprazına geçtin. Saçlarını arkana bırakıp tabureye oturdun. Gözlerimi senden alamadan çizdim. Palete uzandım. Ne ki ayaklandın. Bıraktım elimdekileri. Telaşla, ‘bitmedi,’dedim. ‘Hem ürün almayacak mıydın, beğenmediler mi yoksa?  Çok tazeler, işte bak!’ ‘Yemek yapmıyoruz artık,’ dedin. Gittin. Yarım portrenle kalakaldım. Keyfim kaçmıştı. Toparlandım.
  Kulübeme vardığımda tüm bedenimi seni bir daha göremeyecekmişim sıkıntısı sarmıştı. Kederle odada gezindim. Tuvali öylece yatağın karşıki duvarına, aynanın yanına astım. Yemek yapmayacaktınız artık. Gelmeyeceğiz demekti bu. İyi de bana neydi. İşime bakayım ben… Günlerce evden çıkmadım. Yemeyi içmeyi bırakmış, toprağa da sırt çevirmiştim. Resim de yapamıyordum.
 
  Mayıs sonu bir asır sonra geldi. Yanıma bir şey alamadan yola koyuldum. Tüm gün bekledim. Hava kararıyordu. Köye gidecek araç az ilerde hareket etmek üzereydi. Oraya yöneldim ki çıktın karşıma. Soluk soluğa ve gözlerin kanlı. Elinde bir bohça vardı. ‘İyi misin?’ Sadece bakıyordun. Sustum. Neden sonra ‘adım Novella’ dedin, ‘gidelim.’
  Evde anlatmıştın: ‘Yanımdaki kadın, beni o büyüttü. Her şeyimdi. İnce hastalığa yakalandı bir süre önce, kurtulamadı, öldü. Sonsuza kadar yaşanmadığını o gün öğrendim. Her şey eskiyor. Herkes bir yabancı gibi. Hayat çok kısa. Daha yeterince dans etmedim. Bir döngüde sıkışıp kalmışız. Hastalık, bu. Şiirleri çok severim. Bana okuyabilir misin? Korkuyorum. Yaşamın tadına varmadan ihtiyarlamak bir başına, ne ürkütücü. Bana da bulaşmak üzereydi, ama hayır, ben kaçıp kurtuldum. Sen bunları anlayabilecek birisin. Hem resmimi tamamlarsan ölümsüz olabilirim, ne derler, sembolik olarak! Bu sebeple yola çıkmadan bir gün önce yanına koştum. Bir vagona atlayıp uzaklara gideceğim. Özgürlüğe.’
Bir şey diyemedim, demedim.
 
…Bulunduğum yerden güç bela kalkıp yatağa gidiyorum.
Novella. Geceyle düelloya girişmişim de vurulmuşum. Delik deşik uykularım arasında şafak sökmek üzere. Haftalardır uyurgezerim. Her şey özünü yitirmiş gibi. Temsili bir görüntü. Dokunmaya çalışıyorum. Hissetmiyorum. Tek tesellim şu resmin.
  Sendeleyerek duvara yaklaşıyorum. Çivisinden çıkarıyorum, bir ağırlığı olmayan nesneyi. Gittin diye bağırıyorum. Nereye! Hayat döngüsüyle boğuşma. Bırak zihnini… Şakaklarım zonkluyor. Beliren silüetine kapıyı işaret ediyorum. Tamam, istersen git. Dilediğince yaşa. Kork yaşlanmaktan, ölümden ve koş. Treni kaçırma. Sanırsın ki uzaklarda, farklı diyarlarda, başka insanlarda. Halbuki yanı başında, başında yaşam anla. Dönmeye başlıyoruz, dans edercesine…
   Ritmi yakalarsan adımlar danstır. Konuşmalar şiir. Özgürlük eylemden önce bir his. Ve duygular eskimez, çürümez.
  Etrafımızı saran çemberde nesnelerin görüntüsü, hızlı bir tren penceresindekini andırıyor. Yere düşüyorum kucağımdakiyle! Parçalanıyor. Dönüyor her şey. Dağılan parçalara bakıyorum. Tuval değil bu (?) Hayretle tabanı yoklarken elimi kesiyorum…

 

  Hiç durmayacak gibi akarken kan ve önemsizken zaman, anlıyorum neden ve kimden bahsettiğini. Tren yavaşlıyor, her şey duruyor. Ayna kırıklarından yüzüme yansıyor gün ışığı, kapı açılıyor, sen geliyorsun.
 
Mehmet Bar